KORGKorg pa800 , Korg pa80 , korg Pa55 tr korg Pa60 korg i s 40 Korg i s 30 korg i s 50 / korg i3 korg i4 korg ix300 ve korg türkiye piyanist destek hattı (pa80 midi pa80 ritim)Pa1X Pro / Korg Pa1X korg pa500
küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi
takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu.
onu hayrete düşüren şey,
"bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların
adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi.
baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor
ve sonra yine takibe koyuluyordu. bir ara adamın
kendisine baktığını farkederek ona doğru yaklaştı
ve bütün cesaretini toplayarak:
-baloncu amca, dedi. biliyor musun benim hiç balonum olmadı.
adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:
-paran var mı? diye sordu. sen onu söyle.
-bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
-öyleyse bayramda gel, dedi adam. acelem yok, ben beklerim.
çocuk sessizce geri döndü. o ana kadar balonlardan
ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali
kalmamıştı. bir kaç adım attıktan sonra elinde olmadan
tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı.
balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve
yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı.
çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken,
baloncu ona doğru dönerek:
-küçük, diye seslendi. balonları ağaçtan kurtarırsan
birini sana veririm. yapılan teklif,
yavrucağın aklını başından almıştı.
koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını
aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı.
hedefine adım-adım yaklaşırken duyduğu heyecan,
bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını
hissettirmiyordu. sincap çevikliğiyle balonlara
ulaştığında bir müddet onları seyretti ve
dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı.
ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından
diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı.
çocuk onu kurtarmaya kalkışsa,
dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu.
İster istemez balonu yerinde bırakıp
aşağıya indi ve adam dönerek:
-birini bana verecektiniz, dedi. hangisi o?
adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:
-seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. İstersen çık al.
çocuk bu sefer ayakta bile duramadı.
kaldırım kenarına oturup baloncunun
uzaklaşmasını bekledikten sonra,
dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:
"olsun", diye mırıldandı. "olsun." ağacın üzerinde
kalsa da, bir balonum var ya artık..
hİç hayallerİnİzden sifir aldiniz mi ?
bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası.. "paran yok. gezginci bir aileden geliyorsun.
kaynağınız yok. at çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
önce araziyi satın alman lazım. damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. babasına danıştı.
"oğlum" dedi babası "bu konuda kararını kendin vermelisin.
bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"ben de hayallerimi..".....
o orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.
öykünün en can alıcı yanı şu: aynı öğretmen,
geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "bak" dedi,
"sana şimdi söyleyebilirim. ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. o yıllarda
öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."
kelebeğin hikayesi
bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında , küçük bir kozanın varlığını fark etti. koza ha açıldı ha açılacak gibiydi.
adam , bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi.
dakikalar dakikaları kovaladı , saatler geçmeye başladı , ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. sanki , kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü.
sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da , artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona. bu yüzden , kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı.
böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. fakat bedeni kuru ve küçücük , kanatları buruş buruştu. adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.
ama bunlardan hiçbiri olmadı. kelebek , hayatinin geri kalanını , kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. ne kadar denese de , asla uçamadı.
adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey , kozanın kisitlayiciliginin ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın , allah’ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kisitlayiciligindan kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu.
bu gerçeği öğrendiğinde , hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: bazen , hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey , çabalardır. eğer allah , hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi , o zaman , bir anlamda sakat kalırdık . olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman . ve asla uçamazdık..
kirmizi araba
arkadaşım gayle dört yıldan bu yana kansere karşı
yaşam mücadelesi veriyordu.
diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. gayle başını pencereye doğru çevirdi. gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu “ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. bu nedenle de asla radyolu,
kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.
gayle’i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. çok sevdiğim
dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm
küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi
takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu.
onu hayrete düşüren şey,
"bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların
adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi.
baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor
ve sonra yine takibe koyuluyordu. bir ara adamın
kendisine baktığını farkederek ona doğru yaklaştı
ve bütün cesaretini toplayarak:
-baloncu amca, dedi. biliyor musun benim hiç balonum olmadı.
adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:
-paran var mı? diye sordu. sen onu söyle.
-bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
-öyleyse bayramda gel, dedi adam. acelem yok, ben beklerim.
çocuk sessizce geri döndü. o ana kadar balonlardan
ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali
kalmamıştı. bir kaç adım attıktan sonra elinde olmadan
tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı.
balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve
yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı.
çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken,
baloncu ona doğru dönerek:
-küçük, diye seslendi. balonları ağaçtan kurtarırsan
birini sana veririm. yapılan teklif,
yavrucağın aklını başından almıştı.
koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını
aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı.
hedefine adım-adım yaklaşırken duyduğu heyecan,
bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını
hissettirmiyordu. sincap çevikliğiyle balonlara
ulaştığında bir müddet onları seyretti ve
dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı.
ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından
diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı.
çocuk onu kurtarmaya kalkışsa,
dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu.
İster istemez balonu yerinde bırakıp
aşağıya indi ve adam dönerek:
-birini bana verecektiniz, dedi. hangisi o?
adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:
-seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. İstersen çık al.
çocuk bu sefer ayakta bile duramadı.
kaldırım kenarına oturup baloncunun
uzaklaşmasını bekledikten sonra,
dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:
"olsun", diye mırıldandı. "olsun." ağacın üzerinde
kalsa da, bir balonum var ya artık..
hİç hayallerİnİzden sifir aldiniz mi ?
bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası.. "paran yok. gezginci bir aileden geliyorsun.
kaynağınız yok. at çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
önce araziyi satın alman lazım. damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. babasına danıştı.
"oğlum" dedi babası "bu konuda kararını kendin vermelisin.
bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"ben de hayallerimi..".....
o orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.
öykünün en can alıcı yanı şu: aynı öğretmen,
geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "bak" dedi,
"sana şimdi söyleyebilirim. ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. o yıllarda
öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."
kelebeğin hikayesi
bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında , küçük bir kozanın varlığını fark etti. koza ha açıldı ha açılacak gibiydi.
adam , bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi.
dakikalar dakikaları kovaladı , saatler geçmeye başladı , ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. sanki , kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü.
sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da , artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona. bu yüzden , kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı.
böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. fakat bedeni kuru ve küçücük , kanatları buruş buruştu. adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.
ama bunlardan hiçbiri olmadı. kelebek , hayatinin geri kalanını , kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. ne kadar denese de , asla uçamadı.
adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey , kozanın kisitlayiciliginin ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın , allah’ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kisitlayiciligindan kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu.
bu gerçeği öğrendiğinde , hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: bazen , hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey , çabalardır. eğer allah , hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi , o zaman , bir anlamda sakat kalırdık . olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman . ve asla uçamazdık..
kirmizi araba
arkadaşım gayle dört yıldan bu yana kansere karşı
yaşam mücadelesi veriyordu.
diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. gayle başını pencereye doğru çevirdi. gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu “ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. bu nedenle de asla radyolu,
kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.
gayle’i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. çok sevdiğim
dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm