KORGKorg pa800 , Korg pa80 , korg Pa55 tr korg Pa60 korg i s 40 Korg i s 30 korg i s 50 / korg i3 korg i4 korg ix300 ve korg türkiye piyanist destek hattı (pa80 midi pa80 ritim)Pa1X Pro / Korg Pa1X korg pa500
mustafa okula başlama çağına gelince, geleneklere bağlı annesiyle modern düşünceli babası arasında bir çatışma olur. zübeyde hanım, küçük mustafa'nın, ilâhiyle hafız mehmet efendi'nin mahalle mektebine, ali rıza efendi ise modern öğretimde bulunan şemsi efendi'nin özel okuluna gitmesini ister. sonunda ali rıza efendi, bir çıkar yol bulur: küçük mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak hafız mehmet efendi'nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile selânik'te çağdaş eğitim yapan şemsi efendi mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. şemsi efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük mustafa'nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu.
küçük mustafa, bu okulda okurken babasını kaybetmiştir. bu sıralarda isimleri makbule ve naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. babaları öldüğü zaman küçük mustafa yedi, makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; naciye ise kırk günlüktü. bu en küçük kardeşleri genç kız iken selânik'te vefat etmiştir.
1888 yılında ali rıza efendi'nin ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük mustafa'nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük türk kadını zübeyde hanım'a düştü. bunun üzerine, zübeyde hanım, üç çocuğu ile bir süre selânik yakınlarındaki rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi hüseyin efendi'nin yanına yerleşti. çiftlik hayatı nedeniyle küçük mustafa'nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. fakat çok geçmeden selânik'e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti.
öğrenim hayatı
mustafa kemal atatürk'ün öğrenİm hayati
küçük mustafa, şemsi efendi İlkokulu'ndan sonra bir süre selânik mülkiye rüştiyesi'ne devam etti ise de kaymak hafız adlı arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve askerî rüştiyeye giden bir komşu çocuğunun giyimini ve genel olarak subayların kılığını pek beğenen küçük mustafa, askerî rüştiiyeye girmek ister; askerlikten ürken annesi ise bunu istemez, ancak mustafa bir akrabasının delaletiyle okulun kabul zamanında askerî rüştiyeye gidip imtihan verir ve okula alınır (1893). böylelikle annesine karşı bir olup-bitti yapmış ve kendisine en uygun gelecek yola girmiş bulunur. yazları, dayısı hüseyin efendi'nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. mustafa bu okulu gerçekten sevmişti. arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi.
bu okulda matematik öğretmenliği yapan yüzbaşı mustafa efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer mustafa'larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna "kemal" ismini ilâve etti. artık genç öğrenci mustafa kemal olmuştu.
mustafa kemal, selânik askerî rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yılında manastır askerî İdadisi'ne girdi. burada ömer naci ile arkadaşlık yaptı. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, mustafa kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. yakın arkadaşlarından biri olacak olan ali fethi (okyar) de bu okulda öğrenci idi. genç mustafa kemal, askerî öğreniminin yanısıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak selânik'e döndüğü zaman fransızca dersleri alıyordu.
genç mustafa kemal, manastır askerî İdadisi'ni de başarı ile bitirerek 13 mart 1899 tarihinde İstanbul'da harp okulu'na girdi. 3 senelik başarılı bir harbiye öğreniminden sonra 10 şubat 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine harp akademisi'nde devam etti. 1903 yılında üsteğmen olmuştu. 11 ocak 1905 tarihinde de kurmay yüzbaşı rütbesiyle harp akademisi'nden mezun oldu. harp okulu'nda ve harp akademisi'nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve öğretmenlerine tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. harbiye'de ve harp akademisi'nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. bununla beraber harp akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul'da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 şubat 1905 tarihinde suriye bölgesine, şam'a atandı.
sivil hayatı
askeri hayatı
son yılları
atatürk'ün son yillari ve ölümü
atatürk'ün ilk hastalık belirtisi 1937 yılında ortaya çıktı. 1938 yılı başlarında yalova'da bulunduğu sırada, ciddî olarak hastalandı. buradaki tedavi olumlu sonuç verdi. fakat tamamen iyileşmeden ankara'ya yaptığı yorucu yolculuk, hastalığının artmasına sebep oldu.
bu tarihlerde hatay sorununun gündemde olması da onu yormaktaydı. hasta olmasına rağmen, mersin ve adana'ya geziye çıktı. kızgın güneş altında askerî birliklerimizi teftiş edip tatbikat yaptıran atatürk, çok yorgun düştü. ülkü edindiğimillî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saydı. güney seyahati hastalığının artmasına sebep oldu. 26 mayıs'ta ankara'ya döndükten sonra tedavi ve istirahat için İstanbul'a gitti. doktorlar tarafından, siroz hastalığı teşhisi kondu. deniz havası iyi geldiği için, savarona yatı'nda bir süre dinlendi. bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etti. İstanbul'a gelen romanya kralı ile görüştü. bakanlar kurulu toplantısına başkanlık etti. 4 temmuz 1938'de hatay antlaşması'nın yürürlüğe girmesi atatürk'ü çok sevindirip moralini düzeltti.
temmuz sonlarına kadar savarona'da kalan atatürk'ün hastalığı ağırlaşınca dolmabahçe sarayı'na nakledildi. fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. o'nun hastalığını duyan türk halkı, sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor, bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 eylül 1938'de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını türk tarih ve türk dil kurumlarına bağışladı.
ekim ayı ortalarında durumu düzelir gibi oldu. fakat, çok arzuladığı hâlde, ankara'ya gelip cumhuriyetin on beşinci yıl dönümü törenlerine katılamadı. 29 ekim 1938'de kahraman türk ordusu'na yolladığı mesaj, başbakan celâl bayar tarafından okundu. "zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman türk ordusu!" sözü ile türk ordusu'nun önemini belirtmiştir. yine aynı mesajda "türk vatanının ve türk'lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır" diyerek türk ordusu'na olan güvenini belirtmiştir.
atatürk 1 kasım 1938'de türkiye büyük millet meclisi'nin açılış töreninde de bulunamadı. hazırladığı açılış nutkunu başbakan celâl bayar okudu. atatürk bu nutkunda ülkenin imarı, sağlık hizmetleri ve ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. bundan başka eğitim ve kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul üniversitesi'nin geliştirilmesi, ankara üniversitesi'nin tamamlanması ve van gölü civarında bir üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. türk tarih ve türk dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. ayrıca türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için beden terbiyesi kanunu'nun uygulamaya konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. atatürk, ölümüne kadar memleket meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı.
atatürk'ün hastalığı tekrar şiddetlendi. 8 kasımda sağlığıyla ilgili raporlar yayımlanmaya başlandı. bütün memleketi tekrar derin bir üzüntü kapladı. her türk'ün kalbi onun kurtulması dileğiyle çarpıyordu. ancak, kurtarılması için gösterilen çabalar sonuç vermedi ve korkulan oldu. dolmabahçe sarayı'nda 10 kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe, insan için değişmez kanun, hükmünü uyguladı. mustafa kemal atatürk aramızdan ayrıldı.
bu kara haberle, yalnız türk milleti değil, bütün dünya yasa büründü. büyük, küçük bütün devletler onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler göndererek, türkiye cumhuriyeti'nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar gönderdiler.
16 kasım günü atatürk'ün tabutu, dolmabahçe sarayı'nın büyük tören salonunda katafalka konuldu. üç gün üç gece, gözü yaşlı bir insan seli ulu önderine karşı duyduğu saygı, minnet ve bağlılığını ifade etti.
cenaze namazı 19 kasım günü prof. şerafettin yaltkaya tarafından kıldırıldı. on iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının gözyaşları arasında gülhane parkı'na götürüldü. buradan bir torpido ile yavuz zırhlısına nakledildi. büyük ada açıklarına kadar, donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği yavuz zırhlısı cenazeyiİzmit'e getirdi. burada yavuz zırhlısından alınan cenaze, özel bir trene kondu. atalarına son saygı görevlerini yapmak üzere toplanan halkın kalbinde derin bir üzüntü bırakarak ankara'ya getirilmek üzere hareket edildi. atatürk'ün vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, türkiye büyük millet meclisi başkanı, bakanlar, genelkurmay başkam, milletvekilleri ile ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından karşılanan cenaze, türkiye büyük mîllet meclisi önünde hazırlanan katafalka kondu. ankara halkı da onun cenazesi önünden saygıyla geçerek son görevini yaptı. 21 kasım 1938 pazartesi günü, sivil ve askerî yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on binlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. daha sonra atatürk'ün tabutu katafalkta alınarak. etnografya müzesinde hazırlanan geçici kabre kondu.
türk milleti daha sonra, bu büyük insana lâyık, ankara rasattepe'de bir anıtkabir yaptırdı. 10 kasım 1953'te etnografya müzesinden alınan atatürk'ün naaşı anıtkabir'e getirildi. burada yurdun her ilinden getirilmiş olan vatan topraklan ile hazırlanan ebedî istirahatgâhına yerleştirildi.
kişiliği
atatürk'ün kİşİlİğİ ve özellİklerİ
mustafa kemal atatürk, çok yönlü ve üstün kişiliği olan bir liderdir. birinci dünya savaşı sonunda imzalanan mondros ateşkes anlaşması'yla ortaya çıkan tehlikeli durumu ilk olarak görüp milletin dikkatini çeken odur. mustafa kemal, amasya genelgesi'nde, vatanın bütünlüğünün ve milletin istiklâlinin tehlikede olduğunu söyledi. erzurum kongresi'nde, millî sınırlar içinde vatanın parçalanmaz bir bütün olduğunu bütün dünyaya ilân etti. kurtuluş savaşı'nı bunun için başlattı. bu konuda hiçbir taviz vermedi. vatan savunmasını her şeyin üzerinde tuttu. sakarya savaşı sırasında "vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz" diyerek bu konudaki kararlılığını gösterdi. vatanı için her şeyini feda etmeye hazır olduğunu şu sözü ile açıkça ifade etmiştir: "yurt toprağı! sana her şey feda olsun. kutlu olan sensin. hepimiz senin için fedaiyiz. fakat sen türk milleti'ni ebedî hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın."
mustafa kemal, vatanı ve milleti için canını feda etmekten kaçınmazdı. daha çanakkale savaşları sırasında anafartalar grubu komutanı iken en ön safta savaştı. bu savaş sırasında atatürk'e bir şarapnel parçası isabet etmiş, fakat sağ cebinde bulunan saati kendisini ölümden kurtarmıştı. sakarya savaşı sırasında ise atından düşmüş ve kaburga kemikleri kırılmıştı. buna rağmen cepheden ayrılmamış, savaşı sedye üzerinden yönetmişti.
mensubu olduğu türk milleti'ni sonsuz bir aşkla seven mustafa kemal atatürk, milleti için her türlü zorluğa katlanmış ve kendini ona adamıştır. onun "ben, gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, türk milletine canımı vereceğim" sözü, milletini ne kadar çok sevdiğini göstermektedir.
mustafa kemal atatürk, idealist bir liderdi. onun idealizmi, yüksek vasıf ve kabiliyetlerine inandığı milletinin sonsuz hürriyet ve bağımsızlık aşkından kaynaklanıyordu. mustafa kemal'in en büyük ülkülerinden birisi de millî birlik ve beraberlik içerisinde vatanın bölünmez bütünlüğünü sonsuza dek yaşatmaktı.
mustafa kemal atatürk'ün en büyük ideali, millî sınırlarımız içinde millî birlik duygusuyla kenetlenmiş uygar bir toplum oluşturmaktı. vatanı kurtaran, hür ve bağımsız türkiye idealini gerçekleştiren mustafa kemal, yeni türkiye'yi modernleştirmek amacı ile çağdaş medeniyet idealine yöneltmiştir.
atatürk'ün en büyük ideallerinden birisi de milletler arasında kardeşçe bir insanlık hayatı meydana getirmekti. İdeallerini gerçekleştirmek için çok çaba harcadı. bu çabalarına örnek olarak 1934'te imzalanan balkan antantı, 1937'de imzalanan sâdâbat paktı gösterilebilir.
atatürk'ün inkılâpçılığı, akıl ve mantığın toplumsal gelişmeye egemen kılınması esasına dayanır. onun şu sözü akıl ve mantığa verdiği değeri en güzel şekilde ifade eder: "bizim akıl, mantık ve zekâ ile hareket etmek en büyük özelliğimizdir. bütün hayatımızı dolduran olaylar bu gerçeğin delilidir".
mustafa kemal'in olaylara yaklaşımı hep mantıklı ve gerçekçi olmuştur. milletine hep hakikatleri söylemiş ve bunu tavsiye etmiştir. "milleti aklımızın ermediği, yapmak kudret ve kabiliyetini kendimizde görmediğimiz hususlar hakkında kandırarak geçici teveccühler elde etmeye tenezzül etmeyiz" sözü çok anlamlıdır. o, akıl ve bilime çok önem verirdi. gerçeğe akıl ve bilim yoluyla ulaşılacağına inanan atatürk, "dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir" sözü ile bunu en güzel şekilde açıklamıştır.
mustafa kemal, yaratıcı düşünceye sahip bir liderdi. türk milleti'ni kurtuluş savaşı'na hazırlarken düşmanı yurttan atmak için savaşmak gerektiğine halkını inandırmakla işe başladı. yapacağı işlerin plânını en ince ayrıntılarına kadar tespit edip bunları uygulamak için değişik yöntemler denedi. sakarya savaşı öncesinde, ülkenin kaynaklarından en verimli şekilde yararlanılmasını sağlayarak ordumuzun ihtiyaçlarını karşıladı.
atatürk, bütün inkılâplarını gerçekleştirmeden önce, kamuoyunu hazırlamaya, millete inkılâpların gerekliliğini anlatmaya büyük bir özen göstermiştir. ona göre: "milleti hazırlamadan inkılâplar yapılamaz". atatürk, yurt gezilerinde halkla konuşmalar yaparak bunu gerçekleştirmiştir.
gerek kurtuluş savaşı'mızın başarıyla sonuçlanması, gerek gerçekleştirilen inkılâplarla, türkiye'nin çağdaşlaştırılması onun dehasının bir eseridir.
başarılı olmanın sırlarından birisi de sabır ve disiplindir. mustafa kemal atatürk, her engeli sabır ve disiplin ile aşıp kurtuluş savaşı'nı başarıya ulaştıran bir liderdir.
o, meseleler karşısında önce düşünür, gerekli araştırmayı yapar, tartışır, kararını ondan sonra verirdi. verdiği kararı uygulamaya koyarken uygun zamanı beklerdi. zamanlamaya çok önem verirdi.
samsun'a çıkmadan çok önce, millet egemenliğine dayanan bağımsız yeni bir türk devleti kurmayı düşünmüştü. bu fikrini, o zaman açıklamadı. samsun'a çıktıktan bir süre sonra vatanın kurtuluşu ile ilgili fikirlerini uygulamaya başladı. kongreler topladı. türkiye büyük millet meclisi'ni açtı. türkiye büyük millet meclisi açıldığı zaman, saltanatı kaldırıp cumhuriyet yönetimini kurmayı düşünüyordu. fakat mecliste saltanat yanlıları olduğundan zamanlamayı uygun görmemişti. ancak kurtuluş savaşı başarıya ulaştıktan sonra açılan ikinci meclis döneminde atatürk'ün önderliğinde saltanat kaldırılıp cumhuriyet ilân edilmiştir.
atatürk, millî mücadele'nin kazanılmasından sonra yaptığı inkılâpları çok önceden plânlamıştı. ancak, bunları uygulayacak ortam sağlanıncaya kadar büyük bir sabırla bekledi ve tam bir disiplin ile düşündüklerini gerçekleştirmeyi başardı.
mustafa kemal atatürk, daha birinci dünya savaşı devam ederken osmanlı devleti'nin hızla felâkete doğru sürüklendiğini görüp çareler aramaya başlamıştır. ülkemizin içinde bulunduğu durumu en doğru şekilde tespit etmiş ve ilerisi için en doğru kararları almıştır.
atatürk, ileri görüşlü bir devlet adamıdır. atatürk'ün 1932'de amerikalı general mc. arthur'la yaptığı bir konuşma, bunu en iyi şekilde ortaya koymaktadır. atatürk bu konuşmasında; avrupa'da almanya'nın versailles antlaşması'nı ortadan kaldırmaya çalışacağını söylemiştir. avrupa'da savaş çıkarsa, bundan bolşevikler'in yararlanacağını; sovyet rusya'nın yalnız avrupa'yı değil, asya'yı da tehdit eden başlıca kuvvet hâlini alacağını belirterek, İkinci dünya savaşı ve sonrasındaki gelişmeleri önceden görebilmiştir.
atatürk'ün gençlere söylediği "yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi kâfi değildir. muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lâzımdır" sözü, onun ileri görüşlü bir lider olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
mustafa kemal atatürk, doğru bildiği şeyleri açıkça söylemekten çekinmezdi. şu sözleri bunun en güzel örneğidir: "ben düşündüklerimi sevdiklerime olduğu gibi söylerim. aynı zamanda lüzumu olmayan bir sırrı kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir adamım. çünkü ben bir halk adamıyım. ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim".
büyük adamları ancak büyük milletler yetiştirir. toplumların büyük adamlara ihtiyacı en çok bunalımlı dönemlerde ortaya çıkar. toplumları, bunalımlı dönemlerden ancak büyük liderler kurtarır. mustafa kemal paşa, bu özellikleri taşıyan çok yönlü bir liderdir. o, millî mücadele'nin önderi, türk inkılâbının hazırlayıcısıdır. ayrıca birleştirici ve toplayıcı bir lider, büyük bir asker ve teşkilâtçı bir devlet adamıdır. bütün bu yönleriyle çağa damgasını vuran bir dâhidir.
atatürk, eğitimi sosyal ve kültürel kalkınmanın en etkili araçlardan biri olarak görmüştür. kurtuluş savaşı kazanıldıktan sonra yeni devletin varlığını sürdürebilmesi için çağdaş eğitim metotlarıyla yetiştirilecek bir nesle ihtiyaç vardı. bu sebeple eğitim konusuna büyük bir önem verdi. kurtuluş savaşı'ndan sonra kendisine sorulan "işte memleketi kurtardınız, şimdi ne yapmak istersiniz?" sorusuna atatürk: "maarif vekili olarak millî irfanı yükseltmeye çalışmak, en büyük emelimdir" cevabını verir.
türk milleti'nin aydınlık yarınları için elinde tebeşir, kara tahta başına geçerek türk milleti'ne okuma-yazma öğreten atatürk, milleti tarafından başöğretmenliğe lâyık görüldü. o, maarif vekili olmadı ama modern bir eğitim politikasının esaslarını belirleyip eğitim alanında büyük inkılâplar yaptı. öğretim programlarının hazırlanmasıyla ilgili komisyonları yönetti, ders kitabı yazdı, kürsüye çıkıp ders verdi. milletin eğiticisi oldu. atatürk, eğitimin toplumun ihtiyaçlarına cevap vermesi ve çağın gereklerine uygun olması gerektiğini belirtmiştir.
atatürk, türk milletinin manevî ihtiyaçlarının da karşılanması gerektiğini biliyor ve bu nedenle kültürel kalkınmaya büyük önem veriyordu.
atatürk, türk kültür ve sanatını dünyaya tanıtmak için çok çalıştı. bu konuda araştırmalar yapılmasını, sergiler açılmasını ve kültürle ilgili kongreler düzenlenmesini teşvik etti. sanat ve sanatçılar hakkında takdir ve teşvik edici sözler söyledi. bunlardan bazıları:
"sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir."
"hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız." '''
"bir millet, sanat ve sanatkârdan mahrum ise tam bir hayata malik olamaz."
atatürk, sanatçı yetiştiren kurumlar açtı. çağdaş türk sanatını geliştirmek amacıyla avrupa'ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için gençler gönderdi. bu durum, onun sanata ve sanatçıya ne kadar önem verdiğini gösterir.
İyi bir yönetici, milletinin huzur ve saadetini sağlamak için çalışır. mustafa kemal atatürk, bütün hayatı boyunca bunu yapmaya çalıştı. milleti için çalışmayı bir görev saydı. "millete efendilik yoktur. hadimlik vardır. bu millete hizmet eden, onun efendisi olur" sözü ile yöneticilerde bulunması gereken özelliği belirtmiştir. mustafa kemal, hayatı boyunca türk devletinin ve milletinin çıkarlarım kendi çıkarlarının üstünde tutan, ender devlet adamlarından birisidir. savaştaki kahramanlığı kadar, devlet kurup yönetmedeki ustalığı, ileri görüşlülüğü ve barışseverliği ile atatürk, tarihte eşine az rastlanan bir yöneticidir.
mondros ateşkes anlaşması'ndan sonra başlayan işgal günlerinde, toplumu olaylar karşısında yönlendirecek bir öndere ihtiyaç vardı. İşte o karanlık günlerde atatürk, milletine rehber oldu. anadolu'ya geçerek kongreler topladı. türkiye büyük millet meclisi'nin açılmasını sağladı. millî mücadele, atatürk'ün önderliğinde başarıya ulaştı. türk milleti'nin her alanda çağdaşlaşmasını hedef alan inkılâplar onun önderliğinde gerçekleşti. o'nun ilke ve inkılâpları, türk milletine günümüzde de rehber olmaya devam etmektedir. mustafa kemal atatürk, askerî zaferlerini ve başardığı inkılâpları kendisine mal etmemiştir. büyük eserlerin, ancak büyük milletle başarılabileceğine inanan bir önderdi.
atatürk'ün, milletine sonsuz bir güveni vardı. türk milletinin geçmişte olduğu gibi büyük hamleler yapacağına bütün kalbiyle inanmıştı. şan ve şerefle dolu tarihindeki başarılarına yenilerini ilâve edeceğine bütün kalbiyle inanmıştı. o, "atatürk zaferleri" denmesinden hoşlanmazdı. "atatürk İnkılâpları" sözünü reddeder, "türk İnkılâbı" sözünün kullanılmasını isterdi. bütün başarıları milletine mal etmekten zevk duyardı. mustafa kemal bir konuşmasında "millî mücadele'yi yapan doğrudan doğruya milletin kendisidir, milletin evlâtlarıdır" demişti.
atatürk, kararlı ve mücadeleci bir liderdi. güçlükler karşısında yılmayan, ümitsizliğe düşmeyen kişiliği onun millî mücadele'nin lideri olmasını sağlamıştır. samsun'a çıktıktan sonra, kâzım karabekir paşaya çektiği bir telgrafta, o günlerdeki ağır durumu belirttikten sonra "bununla beraber bütün umutlar kaybolmuş değildir. memleketi bu durumdan ancak türk milletinin mukavemet azmi kurtarabilir" diyordu. eskişehir-kütahya savaşları'ndan sonra yunanlılar, ankara'ya doğru ilerlemeye başladıkları zaman, mustafa kemal, türkiye büyük millet meclisi tarafından başkomutanlık görevine getirilmişti. başkomutan olarak yaptığı ilk konuşmasındaki "milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, behemehal (ne yapıp edip) yeneceğimize dair güvenim bir dakika olsun sarsılmamıştır" sözleri onun hiçbir zaman ümitsizliğe yer vermediğini ve mücadelesindeki kararlılığı gösteren başka bir örnektir.
atatürk, bütün çalışmalarını bir plân dahilinde yapardı. bir işe karar verdiğinde; bu kararı bütün yönleriyle inceler, en iyi sonucu alacak şekilde uygulamaya geçerdi. mustafa kemal, yapacağı inkılâpları önceden düşünmüş, kamuoyunu bu değişiklikler konusunda aydınlattıktan sonra inkılâplarını yapmıştır. kurtuluş savaşı'nın plânını, İstanbul'dan anadolu'ya geçmeden önce yapmış ve bunu yakın arkadaşlarıyla tartışmıştı. zamanı geldikçe düşündüklerini uyguladı. uygulamaya başladıktan sonra hiç taviz vermedi. bütün hayatı boyunca metotlu çalışmayı hiç bırakmadı.
atatürk, milletimizi çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracak ileri bir zihniyetin yerleşmesi çabasındaydı. bu yolda birtakım inkılâplar yaptı. İnkılâpların amacı, modern bir devlet, çağdaş bir toplum meydana getirmekti. atatürk, türk milleti'nin çağdaş milletlerin seviyesine çıkartmak için siyasal, toplumsal, ekonomik alanlarda inkılâplar yapmıştır.
o'nun şu sözleri inkılâpçı karakterini ortaya koyar: "büyük davamız, en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli inkılâp yapmış olan büyük türk milleti'nin dinamik idealidir. bu ideali en kısa zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz".
atatürk'ün birleştirici ve bütünleştirici özelliği sayesinde, millî mücadele başarıya ulaşmıştır. atatürk, millî mücadele'nin karanlık günlerinde, değişik fikirlere sahip insanları bir mecliste, kendi etrafında toplamayı başardı. kısacası, atatürk'süz millî mücadele düşünülemezdi. atatürk'ün birleştirici gücü, kişisel özelliğinden ve karakterinden geliyordu. o, yalnız askerlerin değil, sivil halkın da güvenini kazanmıştı.
atatürk'ün bu üstün meziyetleri, sıkıntı ve bunalım içinde bulunan insanların, ona sevgi ve saygıyla bağlanmasını sağladı.
atatürk, tarihte büyük devletler kuran ve yüksek bir medeniyet meydana getirmiş olan türk milleti'nin büyüklüğüne inanan ve bununla gurur duyan bir insandı. atatürk; kahramanlık, vatan sevgisi, çalışkanlık, bilim ve sanata önem verme gibi değerlerin, türklüğün yüksek vasıflarından olduğunu ifade etmiştir. o, milletinin bu özelliklerini her fırsatta dile getirip insanlık ailesi içinde lâyık olduğu yeri almasına çalıştı. milletimizin yüksek karakteri, çalışkanlığı, zekâsı ve ilme bağlılığı ile millî birlik ve beraberlik duygusunu geliştirmeyi başlıca ilke kabul etti. ona göre: "... türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır".
atatürk, yalnız yakın geçmişte büyük hizmetler yapmış bir lider değildir. eserleriyle ve düşünceleriyle, gerek türk milleti'nin gerekse başka milletlerin geleceğine ışık tutmaya devam eden bir liderdir.
atatürk, kendi milletini ve bütün insanları samimî duygularla seven, iyi kalpli bir insandı. bütün milletleri bir vücut, her milleti de bu vücudun bir organı olarak görürdü. dünyanın herhangi bir yerinde bir rahatsızlık varsa ilgisiz kalamazdı. "İnsanları mesut edecek tek vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir" derken insanlar için ne kadar iyi duygular beslediğini açıklıyordu.
atatürk, çocukları ve gençleri çok sever, onların en iyi şartlarda yetişip yükselmesini isterdi. çünkü bir milletin ancak iyi nesiller yetiştirebilirse yükseleceği düşüncesini taşıyordu.
atatürk, insanlara değer vermiş, insanlığın hizmetinde çalışmayı amaç edinmiştir. romanya dışişleri bakanı ile yaptığı bir konuşmada insanlık ailesinin yerini ve değerini şu sözlerle belirtmiştir: "İnsan, mensup olduğu milletin varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün dünya milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin mutluluğuna ne kadar kıymet veriyorsa, bütün dünya milletlerinin mutluluğuna hizmet etmeye elinden geldiği kadar çalışmalıdır. bütün akıllı adamlar takdir ederler ki bu yolda çalışmakla hiçbir şey kaybedilmez. çünkü dünya milletlerinin mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve mutluluğunu temine çalışmak demektir"
atatürk, barışa önem veren bir liderdi. ona göre barışın bozulmasından bütün dünya ülkeleri ıstırap duymalıydı. anlaşmazlıkların ortadan kalkması, insanlığın başlıca dileği olmalıydı. dünyada yalnızca sevgi egemen olmalıydı. atatürk'ün bu sevgi anlayışının nedeni insana duyduğu saygıdır. onun "yurtta sulh, cihanda sulh" sözü barış idealinin simgesi hâline gelmiştir.
yrd. doç dr. muhammed şahİn
ünvan ve madalyaları
atatürk'ün aldiği kidem nİşan ve ünvanlar
"benim gözümde hiçbir şey yoktur, ben yalnız liyâkat âşığıyım"
mustafa kemal atatürk
- 6 kasım 1913'de iki yıllık kıdem zammı aldı.
- 29 ekim 1914'de iki yıllık kıdem zammı aldı.
- 25 mart 1916'da iki yıllık kıdem zammı aldı.
- 1 nisan 1916'da iki yıllık kıdem zammı aldı.
- 23 aralık 1917'de iki yıllık kıdem zammı aldı.
- 25 ocak 1908'de 5. dereceden "mecİdİ nîşan" (abdulmecit zamanında çıkartılmış nişan) ile onurlandırıldı.
- 12 mart 1913'de fransız hükümeti tarafından 'şövalye' derecesi olan "lejyon donör nlşani" ile onurlandırıldı.
- 6 aralık 1913'de 4. dereceden "osmanî nîşani" ile onurlandırıldı.
- 17 ocak 1915'de "altin lİyakat madalyasi" aldı.
- 1 şubat 1915'de 4. dereceden "osmanî nîşani" ile onurlandırıldı.
- 15 temmuz 1915'de "harb madalyasi" ile onurlandırıldı.
- 1 eylül 1915'de "gümüş lİyakat-gümüş îmtîyaz madalyalari'yla onurlandırıldı.
- 9 mayıs 1916'da avsuturya ve macaristan hükümeti tarafından "harb nİşani" ile birlikte "kruva ve merİt nİşani"nm 3. derecesiyle onurlandırıldı.
- 12 aralık 1916'da 2. dereceden "mecİdî nİşani" ile onurlandırıldı.
- 17 şubat 1917'de alman imparatoru tarafından 1. dereceden "kiliçli prusya kordonu nİşani" ile onurlandırıldı.
- 1 nisan 1917'de 2. dereceden "osmanî nİşani" ile onurlandırıldı.
- 9 eylül 919'da avusturya ve macaristan hükümeti tarafından 2. dereceden "harb alâmetİ merİt askerİ nİşani" ile onurlandırıldı.
- 23 eylül 1919'da 1. dereceden "kiliçli mecldî nİşani" ile onurlandınldı.
- 29 aralık 1917'de yine 1. dereceden "kiliçli mecîdî nİşani" ile onurlandırıldı.
- 19 eylül 1921'de türkiye büyük millet meclisi tarafından "gazİ ve mareşallİk" ünvanlanyla onurlandırıldı.
- 27 mart 1923'de afganistan kralı tarafından "lİmer-î âlâ nİşani" ile onurlandırıldı.
- 24 kasım 1923'de kırmızı ve yeşil kurdelah "İstİklâl madalyasi'yla onurlandırıldı.
- 24 kasım 1934'de türkiye büyük millet meclİsİ tarafından türklüğün en büyük simgesi olan "atatürk" soyadıyla onurlandırıldı.
yazılı eserleri
yazili eserlerİ
mustafa kemal atatürk, yaşamının her döneminde kitapla bütünleşmiştir. bu okuma sevgisinin kendisine sağladığı bilgi birikimini zaman zaman yazmaya dönüştüren atatürk, yaşamının farklı dönemlerinde farklı konularda kitaplar yazmıştır. yazdıkları gerek güncelliği, gerekse yol göstericiliği açısından bu gün dahi tartışmasız greçekleri içermektedir.
o'nun günümüzde hala geçerliliğini koruması ileri görüşlülüğünün ve akılcılığının göstergelerinden biridir. mustafa kemal, özellikle ii. meşrutiyet'in (23 temmuz 1908) ilanından sonra tüm dikkat ve çalışmasını askerlik üzerine yoğunlaştırılmıştır. o,mesleki bilgileri artıracak yayınların yapılmasını gerkli görüyordu. bu amaçla mesleğinin ilk yıllarından itibaren askerlikle ilgili birikimlerini aşağıda isimleri belirtilen kitaplarda toparlanmıştır :
a) takımın muharebe talimi
b) cumalı ordugahı
c) tabiye tatbikat ve seyahati
d) bölüğün muharebe talimi
e) zabit ve kumandan ile hasbihal (subay ve komutan ile konuşmalar)
f) tabiye meselesinin halli ve emirlerin sureti tahririne dair nesayih
"nutuk"
yurdumuzun parçalanıp, işgal edildiği günlerden başlayarak, türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklal savaşı'nı, türkiye cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatan nutuk, siyasi ve milli tarihimizin birinci elden, değerli bir kaynak eseridir.
atatürk'ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine atatürk tarafından, cumhuriyet halk partisi'nin 15-20 ekim 1927 tarihleri arasında ankara'da toplanan İkinci kurultayı'nda 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabeye dayandığı için nutuk adını almıştır.
nutuk, yalnız geçmiş devrin bir hikayesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmayıp, yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle, milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen bir değer taşımaktadır. nutuk, milleti ülkenin geleceğini belirleyecek olan milli birlik ilkesi etrafında bilinçlendirip, kenetlendirerek, milli irade ve milli hakimiyet kavramlarının harekete dönüştürülmesi yoluyla, türkiye büyük millet meclisi'nin kuruluşundan cumhuriyetin ilanına kadar uzanan başarılı bir tarihi akışın hikayesidir.
nutuk ilk defa 1927 yılında, biri asıl metin, diğeri belgeler olmak üzere arap harfleriyle iki cilt olarak yayınlanmıştır. aynı yıl, tek cilt halinde lüks bir baskısı da yapılmıştır. yazı inkılabından sonra, bu ilk metnin okunması güçleştiğinden, 1934 yılında, milli eğitim bakanlığınca üç cilt olarak yeniden basılmıştır. nutuk, atatürk kültür dil ve tarih yüksek kurumu atatürk araştırma merkezince yeniden basılmıştır.
"bölüğün muharebe eğİtİmİ"
"bölük muharebe eğitimi" olarak yayınlanan eser, meskun yerlerde muharebe, savunma ve taarruz konularını kapsamaktadır. meskun yerlerin sınırlayıcı durumlarının muharebeye etkisi, savunma mevziinin seçimi, savunma mevziinin hazırlanması, ateş sahalarının temizlenmesi, ateş taksimi, ateş tutmayan ölü bölgelerin kapatılması ve mevziin işgali gibi savunmanın esasını oluşturan konular işlenmiştir.
ayrıca taarruzda birliğin aldığı tertip ve düzen, ilerleme, ateş üstünlüğü, ihtiyatların kullanılması gibi taarruz harekatında her zaman karşılaşılacak konular ele alınmıştır. genç kurmay önyüzbaşı mustafa kemal (atatürk) tarafından, almanca aslından tercüme edilen ve bağlı olduğu ordunun eğitimine katkısı olan bu eserden yeni nesillerin de faydalanabilmeleri için bugünkü türkçe'ye çevrilmiştir.
"cumali ordugahi"
cumalı ordugahı; makedonya bölgesinde, köprülü - İştip yolu üzerinde bulunmaktadır. bu ordugahta, 3. süvari tümen komutanı tuğgeneral suphi paşa'nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına eğitim ve manevra yaptırılmıştır. bu manevraya katılan mustafa kemal, "cumalı ordugahı" adlı eserini yazmış; süvari, bölük, alay, tugay eğitim ve manevralarını anlatmıştır.
mustafa kemal bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem vermekte, ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katılanların yararlanmasını yeterli görmemektedir. bu yüzden, 10 gün süren bu tatbikat sırasında tututuğu gözlem notlarını, hazırlanan meseleleri ve komutanların yaptıkları eleştirileri yazmış, bol kroki ile küçük bir broşür haline dönüştürmüştür.
12 eylül 1909'da tamamladığı bu eseri, selanik'te 1909 yılında matbaa harfleriyle basılmıştır. eser; 39 sayfa metin ve 7 adet krokiden oluşmaktadır.
"takimin muharebe eğİtİmİ"
bu kitap; berlin askeri üniversitesi eski müdürlerinden general litzmann'ın "seferber mevcudunda takım, bölük ve taburun muharebe talimleri" adlı eserinin ilk bölümünü oluşturmakta olup, selanik'te 3.ordu karargahı'nda görevli, kurmay kıdemli yüzbaşı mustafa kemal tarafından almanca'dan osmanlıca diline çevrilmiş ve 1908 yılında selanik asır matbaasında basılmıştır.
kitabın özü; seferi tam mevcutlu bir takımın, değişik hava şartları ve çeşitli arazide, basit bir mesele içinde muharebe yöntemlerinin uygulaması, avcı hattı teşkiliyle bir avcı hattının ateş muharebesi üzerinde toplanmaktadır.
mustafa kemal paşa, subayların arazide yetiştirilmesini amaçlayan tatbikatın, önemini vurgulayan bu eserini, 1911 yılında 5. kolordu harekat şube müdürü iken yazmıştır. bu eserde, karşılıklı olarak kırmızı ve mavi muharebe birliklerinin selanik-kılkış arasında yaptıkları savunma ve taarruz uygulamalarının değerlendirilmesi yapılmıştır.
"taktİk ve tatbİkat gezİsİ"
bu eserinde, bir muharebeyi sevk ve idarede belirli kuralların olamadığını vurgulaması yanında, komutan olan kişinin nitelikleri üzerinde de durmuştur. bunlar ise; birliğini barışta ve savaşta eğitmek, yönetmek ve gözetmekteki üstün başarı, elindeki kuvvetin eksikliğini giderecek düşünce gücü ve astlarından her konuda üstünlüğü sağlamaktır. bunun yanında, kişisel cesaret, başkalarının hareketini önceden seziş ve harekatını en uygun zamanda yapabilme yeteneği olmalıdır. ortak amacın gerçekleştirilebilmesi için birliklerini başarılı bir şekilde yönetmeli, astları üzerinde etkili olmalı ve otoritesini kurabilmelidir.
bu eserde ayrıca bir komutanın başarılı olabilmesi için bu kuralları sadece okumuş ve öğremiş olmanın yeterli olamadığı, bunların tatbikatının da önemi belirtilmiştir.
"geometrİ"
atatürk bu kitabı ölümünden birbuçuk yıl önce iii. türk dil kurultayından hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında dolmabahçe sarayında kendi eliyle yazmıştır. atatürk arapça ve farsça terimlerle dolu ders kitaplarının öğrenciler açısından öğrenimi geciktireceğini düşünmüştü.
"subay ve komutan İle konuşmalar"
"subay ve komutan ile konuşmalar" atatürkün askerliğe ilişkin eserlerinin en önemlilerinden birisidir. bu eser, atatürk, 1914 yılında kurmay yarbay rütbesiyle sofya askeri ataşesi olarak bulunduğu sırada, nuri conker'in "zabit ve kumandan (subay ve komutan)" adlı kitabına karşılık olarak yazılmıştır.
genç subayın, içinde bulunduğu ordudaki aksaklıkları, hataları nasıl sezdiğini; bunlara karşı tepkisiz kalmayarak üst makamlara hatalar ve çözüm yollarını nasıl sunduğunu; ülkenin içinde bulunduğu askeri ve siyasal durumdan duyduğu acıları kitabın birinci bölümünde bulmaktayız.
atatürk, bir subayın taşıması gereken özveri, ölümü göze alma, emri altındakileri sevk ve idare edebilme, taarruz ruhu, insiyatif özellikleri hakkında, nuri conker'in görüşlerine katılmış ve kendi düşüncelerini de çeşitli örneklerle destekleyerek açıklamıştır.
bunların yanı sıra, türk kadınının, aslında toplumu yaratmada çok etkili olabilecekken, suskunluğu seçtiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktan kendini alamamıştır. türk ulusu hakkında ise "kuşkusuz bizim ulusumuzun karakteri de bütün karakterler gibi yükselmeye ve istenen şekle girmeye elverişlidir. fakat kendi kendisine olmak koşuluyla..."dedikten sonra, dışardan ulusumuzun karakterine yapılmak istenen etkilerin amacına ulaşamayacağını vurgulamıştır.
subaylarda ve erlerdeki inisiyatif özelliğine eserinde geniş bir bölüm ayıran atatürk, kendi dönemindeki ile daha önceki dönemlerde osmanlı ordusunu kıyaslamıştır. özellikle trablusgarp savaşı'nda edindiği deneyimler ile kendiliğinden hareket ve iş görme özelliğinin, olması gereken sınırını göstermiştir.
atatürk, eserin son bölümünde, kuzey afrika'da birlikte çarpıştığı korkusuz ve yiğit silah arkadaşlarını anmış ve onları "yüksek askerlik niteliklerine" sahip insanlar olarak tanımlamıştır. bu davranışı o'nun diğer bütün üstünlüklerinin yanı sıra insancıl yönünede tanıklık eder.
atatürk'ün dehası , davranışları ve çalışma biçimleri
atatürk İlkeleri;
cumhuriyetçilik
cumhurİyetçİlİk
atatürkçülüğün temel ilkelerinin başında cumhuriyetçilik konulmuştur. bunun sebebini bilmek için önce cumhuriyetin ne olduğunu anlamak gerekmektedir.
cumhuriyet bir devlet biçimidir. cumhuriyette esas olan ilk öğe, devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar, normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır. yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince, ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.
gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. seçime kimler katılacaktır? belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. böyle cumhuriyetler ilkçağ yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve alman bölgelerinde (venedik, ceneviz cumhuriyetleri, hansa kentleri gibi) görülmüştür. bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.
demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçekleşmesi için, belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın seçime katılması gerektir. bu anlamıyla cumhuriyetler amerika birleşik devletleri'nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. gerçi ünlü düşünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır. ancak uygulama xix. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır. seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye başlamıştır. ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yaşatmak, seçimin demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür. yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü, işte gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.
osmanlı devleti, bir cumhuriyet değildi. padişahlar osmanlı ailesi içinden çıkarlardı. devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı. gerçi meşrutiyet döneminde halkın oyu ile seçilmiş meclisler vardı. ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi, tersine, padişah bunların, yani millet isteğinin üzerinde idi. son karar, son söz kesinlikle padişahındı.
bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar göstermiştir. atatürk, cumhuriyet ilânı ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanındığını belirtmiştir.
atatürk, bir cumhuriyet âşığı idi. daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken, genç mustafa kemal, padişahlık rejimine karşı çekinmeden saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulması gereğini söyleyebiliyordu. hele millî mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti. erzurum kongresi'nin açılacağı günlerde yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu. nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk. kişisel saltanata son verildi.
atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde İşleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. o şöyle söylüyor: "demokrasinin bütün anlamıyla ideali, milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. ne yazık ki, milletlerin nüfus çokluğu, düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında, idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir. şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir. cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir. millet adına kanunları o yapar. hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu düşürür. millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer. cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren, irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. gücünün ve yetkisinin tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sınırlamadan uzak görür. böyle bir yönetimde milletin benliği, özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. şu duruma göre, yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık biçimi demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun değildir".
pek iyi anlaşılıyor ki, atatürk, halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul etmektedir. ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk kendini doğrudan doğruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir. öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. cumhuriyette millet, yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince, hoşnut kalmamışsa, onları görevden uzaklaştırır, işte cumhuriyet demokrasisi budur. bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.
atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına gelip, bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan faşizm ile, milletin tümüne değil de, sadece
birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden bolşevizm'e karşı
çok açık bir cephe almıştır. her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması, yalnız bizim için değil, tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır. .
atatürk'e göre, "türk milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir". atatürk, demokrasinin osmanlı saltanatı içinde yeşeremediğini açıkça görmüştür. demokrasi ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi. bunun içindir ki, türk inkılâbının baş ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık, yücelme yolunu aşmanın baş şartıdır.
devletçilik
devletçİlİk
ekonomik etkinliğin toplum ve devlet hayatındaki önemi daha önce anlatılmıştı. ekonomik hayatın temelinin üretim olduğu da belirtilmişti.
xx. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. bunun için de başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler. bunları kısaca gözden geçirelim:
liberal ekonomi: bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. liberal ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok olmasını sağlar. devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. devletin görevi yurdu savunmak, eğitim İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır. devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur. gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata girmeli, bunalım geçince de gene çekilmelidir. büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüşü uygulayarak bugüne kadar gelmişlerdir.
sosyalist ekonomi: bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. devlet tüm sermayenin sahibidir. bütün ekonomik hayat, devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. malların dağıtımını da devlet yapar. bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.
ilımlı ekonomik sistemler: dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin, hem de sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. bu bakımdan liberal rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. böylece her iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.
devletçilik: atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir ekonomi siyasetidir. yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. milli özelliklerimize uyan, gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi şartlar altında nasıl doğduğu belirtilmişti. bunun için burada devletçiliği kısaca değerlendireceğiz.
devletçilik, temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. elinde sermayesi olan vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.
ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. bu yüzden devletçilik doğdu. devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve geliştirdi. bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri başıboş bırakmadı. böylece devlet ile vatandaş, üretim işini birlikte düzenlediler. bu işbirliği sonucu türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti. son araştırmalar, türkiye'nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1029 yılında, 100 olan türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939'da türkiye'de 196'ya erişmiştir. dünya ortalaması İse 119'dur. bu gelişme tablosunda türkiye'nin yeri, rusya ve japonya'dan sonra gelmektedir. böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz, hızlı nüfus artışına rağmen, 1939'da 1625'e yükselmiştir.
sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı, teknolojisi geri türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. o, özel girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.
İkinci dünya savaşı'nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde işletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika aracı yapıldı. bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve ekonomik hayata bir karga
şa geldi.
atatürk'ün baş ilkelerinden devletçilik, türkiye'yi ekonomik bakından kalkındıracaktır, yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin.
halkçılık
halkçilik
bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.
atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.
halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır.
aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.
atatürk, daha tbmm açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.
halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.
bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. gerçek budur. ama atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.
atatürkçü halk devleti, türk halkının tümünü, yani türk milletini kapsamına alır. böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.
İnkılapçılık
İnkilâpçilik
İnkılâp, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. tarihte önemli, büyük inkılâplar görülmüştür. atatürk yönetimindeki türk milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir.
bir toplumda durup dururken inkılâp yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. türkler bir zamanlar çağın önemli devletlerinden birini kurmuşlardı. bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. ama batı'da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı. çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. devleti kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar. oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.
birinci dünya savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, atatürk'e, türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. eski yapıyı yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda büyük inkılâplar yapılmıştır.
atatürk'e göre "inkılâp milletin esenliği için halk adına yapıldı". "yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, türkiye cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". öyleyse inkılâp, modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır. gerçekten, gördüğünüz büyük yenilik hareketleri, hep inkılâpçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.
türk milleti iyiye, doğruya, güzele daha fazla yaklaşmak, bunlara erişmek için inkılâpçılığa bağlı ve tam bir inkılâpçı olarak kalmalıdır. öyleyse inkılâpçılık nedir? atatürk'e göre, "gerçek inkılâpçılık onlardır ki, ilerleme ve yenileşme inkılâbına sevk etmek istedikleri insanların, ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler".
demek ki, inkılâpçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları bu yolda yönlendirecektir. atatürk inkılâbını sürdürebilmek, inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.
türk İnkılâbının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır. durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir, işte atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. türk inkılâbının korunması, geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır. atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: "İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır".
evet, bu özlü sözlerin ışığında, bilinçli inkılâpçılık türk milletinin geleceği olmalıdır.
laiklik
laİklİk
türk ve yabancı bütün bilim adamları atatürk inkılâbının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler. gerçi türk inkılâbı, içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. ama bu bütünün dayandığı iki ana temel, milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri sağlamlaştırır.
laikliğin kısa tanımı, daha önce belirlenmişti. yeniden özetleyecek olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla
ve bilime dayandırılmasıdır.
çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekisinin önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.
dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.
özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. tersine, bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. dinler arasındaki farklılıklar, tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.
çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık, kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. hazreti muhammed'in ölümünden sonra müslümanlık hızla gelişti. büyük İslâm bilginleri, ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle ki, batılı bilginler bu filozofları müslümanlardan öğrendiler. müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. tanrının insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. böylece müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. akla dayanan bu gelişme sırasında İslâm hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. ne yazık ki, bir süre sonra bu gelişme durdu, İslâm dünyasında aklın yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladı. bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil, sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. bu görüş kısa sürede yaygınlaştı, İslâm dini ve hukuku donup kaldı. buna karşılık akıl yolunu müslümanlardan öğrenen batılılar, bu esasları geliştirmekteydiler.
İşte türkler müslüman oldukları vakit, İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. türkler, üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. çok içten inandıkları müslümanlığı hıristiyanlara karşı korudular, İslâmlığı anadolu'ya ve balkanlar'a yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken batı'da da akıl çağı başlamıştı. büyük akılcılar, bir zamanlar müslüman bilginlerin dedikleri gibi tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. böylece batı'da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: bu büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise direnmiştir. ancak bu direnme yeni mezheplerin (protestanlık) doğmasına yol açmıştır. bu yüzden hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. nihayet xviii. yüzyıl sonunda çıkan fransız İhtilâli ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. ama ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.
osmanlı devleti'nin bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.
atatürk kesinlikle dinsiz değildi. şu sözleri söyleyen atatürk'ün dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi? :"tanrı birdir, büyüktür. bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerektir. bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... ey millet, allah birdir, sanı büyüktür. peygamberimiz, efendimiz cenabı hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. bu sebeple en mükemmel dindir... varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan cenab-ı haktır... dinime, gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum". atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.
atatürk'ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar taşımaktadır: "büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. bu yanlış yorumu yapanların amacı; İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"
"bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. tam tersi, allah da peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o şey dinîdir. eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı".
görülüyor ki, atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. o, devlete, hukuka ve bilime can verecek kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. atatürk, daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "masum halka beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?" atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.
laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. bu herşeyden önce demokrasiye aykırıdır. demokrasi, bir özgürlük rejimidir. bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. bu davranış demokrasi kavramına uymaz. hem kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. bundan başka kur'an ve hazreti muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.
demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. o tür rejimlerde devlet dine karşıdır. vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.
türk devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış, buralarda atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. hiçbir dönemde anadolu'da cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.
türk milleti ve devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. geriye dönüş mümkün değildir. böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak olur.
milliyetçilik
mİllİyetçİlİk
ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır. öyle ise millet nedir?
bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. bu eksik bir görüştür. aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır, İsviçreliler ve amerikalılar gibi, bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. buna karşılık aynı dili konuşan pek çok arap milleti vardır. iraklılar ile faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.
kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek katoliklik ile protestanlık almanya'da, amerika'da yan yana yaşamaktadır. ama aynı dinden oldukları halde müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.
öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. bu, en tutarlı ve geçerli görüştür. milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. bu görüşü benimseyen atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. gene atatürk'e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.
görülüyor ki, atatürk, türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle anadolu'daki türk toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.
atatürk'ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır, işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. türk milliyetçiliğinin amacı, türk'ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.
atatürk'e göre, "asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. bir millet için mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir", öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. "türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. ama bunu yaparken türk milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini koruyacaktır. türk milliyetçisi diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı gösterecektir. ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. çünkü her milletin yurdu kutsaldır. türk, büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır".
atatürk, bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde türk'ü görür. ona göre, "dünya yüzünde türk'ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir". atatürk, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla türk'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; "vatanımız, türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür".
mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise "memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir". çünkü yurdumuz kutsaldır. "yurt toprağı, sana her şey feda olsun. kutlu olan sensin. hepimiz senin için fedaiyiz. fakat sen, türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın".
atatürk'ün türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır. bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır.
türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. ama ne yazık ki, türklerin kurduğu en büyük, en görkemli
devletlerden osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı, tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.
osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. bunu biliyoruz. xviii. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. gerçi devletler kuran milletler, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor, dillerini kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. ancak bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. millete benlik veren milliyetçilik değil, din idi. her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.
xvii. yüzyıldan itibaren batı'da iyice güçlenen akılcılık, aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. batıda, çeşitli milletlere mensup olan düşünürler, her milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. böylece milliyetçilik batı'da gelişerek siyasal hayata girdi. xviii. yüzyıl sonunda çıkan fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla, milli devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.
özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felâketti. milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan ve türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi "osmanlı" ilân ettiler. ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.
bu durum karşısında bazı türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. şimdi yapılması gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. hiç değilse bundan sonra türk, vatanına sahip çıkmalıydı. böylece, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son, türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. bu da xx. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.
türk milliyetçiliği doğarken, yalnız türklerin değil, bütün müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. ama müslüman osmanlı vatandaşı olan arapların birinci dünya savaşında, hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları, milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir.
atatürk, yeni türk devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. bütün millete türklüğünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. artık çok uluslu osmanlı devleti tarihe karışmıştı. anadolu'da ve doğu trakya'da yalnız türkler yaşıyordu. atatürk, lozan konferansında türkiye'de yaşayan rumları yunanistan'a yollamayı başarmıştı. engin ve büyük bir tarihe sahip olan türkler, artık türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. milli devlet kurulabilirdi. bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.
atatürk, yaşadığı sürece hep türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "ne mutlu türküm diyene" sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.
bütünleyici İlkeler
atatürk İnkılapları;
eğitim alanındaki İnkılapları
ekonomi - bayındırlık İnkılapları
hukuk alanındaki İnkılaplar
kültür alanındaki İnkılaplar
siyasal alanındaki İnkılaplar
toplumsam İnkılapları
atatürk İlke ve İnkılaplarının dayandığı esaslar
atatürk'e göre atatürk
atatürk şiirleri
dünya basınında atatürk için ne demişlerdi?
eğİtİmde gözönünde bulundurulacak İlkeler
türk millî eğitim politikasının başarılı olabilmesi, türkiye cumhuriyeti'nin dayandığı temel ilkelerin, eğitim sisteminde başarılı bir şekilde uygulanması ile mümkündür. bu ilkeler; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, lâiklik, devletçilik ve İnkılâpçılıktır.
eğitimin yaygınlaştırılması, bilgisizliğin ortadan kaldırılması, lâik esaslara göre belirlenmesi, türk eğitim politikasının üzerinde önemle durduğu konulardır.
eğitim politikası, devletimizin dayandığı temel ilkelere uygun olmalıdır. cumhuriyetçilik ilkesine uygun olarak, cumhuriyetin en iyi yönetim biçimi olduğu öğretilmelidir. bu sayede demokrasimiz gelişip güçlenecektir. eğitimde milliyetçilik ilkesi, türk milletini sevmeyi, millî çıkarlarımızı savunmayı, millî birlik ve beraberliğimizi korumayı öğretir. halkçılık ilkesi ile eğitimin yaygınlaştırılması ve fırsat eşitliğinin sağlanması amaçlanır.
lâik eğitimle, din ve vicdan hürriyeti sağlanır. devletçilik ilkesi, eğitimin devlet kontrolünde olması, planlanması ve denetlenmesini öngörür.
eğitimde uygulanacak inkılâpçılık ilkesi de yeniliklere açık, toplumun ihtiyaçlarına göre gelişen bir eğitim verilmesi demektir.
eğİtİm polİtİkasi
eğitimde tespit edilen amaçlar ile bu amaçları gerçekleştirmek için takip edilen yola, eğitim politikası denir.
eğitim, millî ve çağdaş olmalıdır. atatürk eğitimin millî olması gerektiğini şöyle açıklar: "bir millî eğitim programından bahsederken, eski devrin hurafelerinden ve yaradılış niteliklerimizle hiç ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden tamamen uzak, millî karakterimiz ve tarihimizle uyumlu bir kültür kastediyorum. çünkü millî dehamızın tam olarak gelişmesi ancak böyle bir kültürle sağlanabilir. herhangi bir yabancı kültür şimdiye kadar takip edilen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir."
bir ülkenin kalkınmasının ancak çağdaş bir eğitimle mümkün olacağını da büyük önder şu sözü ile açıklar: "türk milletine gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, buluşlarından, ilerlemelerinden yararlanalım."
millet olarak varlığımızı devam ettirebilmemiz, ancak millî bir eğitimle mümkündür. türk milletinin, millî, ahlâkî, manevî ve kültürel değerleri, millî eğitimle korunur ve geliştirilir.
mİllİ eğİtİm sİstemİnİn esaslari
millî eğitim sistemimizin gözeteceği esaslar, atatürk'ün eğitim hakkındaki şu görüşlerine dayanır: "millî eğitim programımızın temel taşı, cahilliğin yok edilmesidir. cahillik yok edilmedikçe yerimizdeyiz. yerinde duran bîr şey ise geriye gidiyor demektir. bir taraftan genel olan cahilliği yok etmeye çalışmakla beraber, diğer taraftan toplumsal hayatta bizzat faal ve faydalı, verimli elemanlar yetiştirmek lâzımdır. bu da ilk ve orta öğretimin uygulamalı bir şekilde olmasıyla mümkündür."
buna göre millî eğitim sistemimizin planlanmasında ve uygulanmasında devletimizin dayandığı ilkelere uygun olarak şu esaslar gözetilmelidir:
- öğretim birliği.
- karma eğitim.
- eğitimin yaygınlaştırılması.
- İlköğretimin zorunlu ve parasız olması.
- öğretimde teori ve uygulamanın birlikte yürütülmesi.
- öğretim programlarının sosyal hayatın ihtiyaçlarını ve çağın gereklerini karşılaması.
- öğretim programlarının millî ve bilimsel olması.
- eğitim ve öğretimde disiplin ilkesi.
- eğitimde öğretmenin önemi ve rolü.
öğretim birliği
atatürk, ülkede millî birlik ve beraberliğin sağlanmasının öğretim birliği ile gerçekleşeceğine inanıyordu. bu sağlanmadan sosyal bütünleşmenin ve çağdaşlaşmanın mümkün olmayacağı inancındaydı. ülkede yeni okulların yanı sıra medreseler de vardı. bu durum eğitimde bölünme ve ikilik oluşturuyordu. bu yüzden ülkede öğretim birliğinin sağlanması için gerekli çalışmaları başlatmıştır. atatürk'ün başlattığı bu çalışmalar olumlu sonuçlar vermiştir.
karma eğitim
atatürk kadınların sosyal ve ekonomik hayatta aktif rol alması gerektiğini düşünerek "bir milletin erkeği ve kadını ile bir bütün oluşturduğunu, kadınların da yüceltilmesiyle bir milletin yücelebileceğini" savunmuştur.
atatürkçülükte; türk milleti'nin kalkınabilmesi için kadın ve erkeğin eşit şartlar altında çalışması şarttır. bunu gerçekleştirmek için eğitimin bütün kademelerinde kız ve erkek çocukların eşit olarak karma bir eğitim görmeleri sağlanmıştır.
eğitimin yaygınlaştırılması
devletin başlıca görevlerinden biri, eğitimin geniş halk kitleleri arasında yaygınlaştırılması ve bilgisizliğin ortadan kaldırılmasıdır. atatürk'e göre, millî eğitim ışığı memleketin en derin köşelerine kadar ulaşıp yayılmalıdır. bilgisizlik yok edilmeli, eğitim yetişkinleri de kapsamalıdır. atatürk bunun önemini ve gereğini şöyle açıklamıştır: "hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. çocuklar geleceğindir... fakat geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki yetiştirecekleri çocukları bu millete ve memlekete hizmet edebilecek, yararlı olabilecek şekilde yetiştirsinler." bilgisizliği ortadan kaldırmak için eğitimin yaygınlaştırılması gerekir. bunun sağlanabilmesi için yaygın bir eğitim sistemi kurularak bütün vatandaşların okur-yazar hâle getirilmesi gerekmektedir.
İlköğretimin zorunlu ve parasız olması
bir milletin çağdaşlaşmasında, bütün vatandaşların okuma yazma bilmesinin büyük bir rolü vardır. bu sebeple, ülkede herkesin ilköğretimde eğitim-öğretim görmesi ve ilköğretimin parasız olması hedeflenmiştir.
öğretimde teori ve uygulamanın birlikte yürütülmesi
atatürk, öğretimde teori ve uygulamanın birlikte yürütülmesini hedeflemiştir. atatürk bu amacını 1937 yılında türkiye büyük millet meclisi'ni açış konuşmasında şöyle açıklar: "büyük davamız, en medenî ve müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli inkılâp yapmış olan büyük türk milleti'nin dinamik idealidir. bu ideali en kısa zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz." bu teşebbüste başarı ancak iyi bir plânla ve verimli bir şekilde çalışmakla mümkün olur.
öğretim programlarının sosyal hayatın İhtiyaçlarını ve çağın gereklerini karşılaması
bir toplumda eğitimin başarılı olabilmesi, öğretim programlarının sosyal hayatın ihtiyaçlarını ve çağın gereklerini karşılaması ile mümkündür. bu anlamda eğitim, yalnızca bilgi vermeye ve ezberciliğe dayalı olmamalıdır. hayata ve beceri kazandırmaya yönelik olmalıdır. deney yapma imkânı sağlamalı, bilgisayar kullanımına önem vermelidir. bu konuda ileri ülkelerin ulaştığı çağdaş eğitim yöntemleri ve donanımı kullanılmalıdır.
öğretim programlarının millî ve bilimsel olması
atatürk'e göre eğitim programları her şeyden önce millî olmalıdır. çünkü, türk milliyetçiliği temelleri üzerine kurulan türkiye cumhuriyeti'nin sonsuza kadar yaşaması buna bağlıdır. türk çocukları millî bilinç ile yetişirse, türk devleti'nin ve milleti'nin geleceği de güvence altına alınmış olur. bunun yanında eğitim ve öğretim programları temel ve uygulamalı bilimlere, araştırmaya önem veren, bilim alanındaki en yeni gelişmeleri göz önünde tutan bilimsel esaslara göre düzenlenmelidir.
eğitim ve öğretimde disiplin İlkesi
atatürk'e göre eğitim ve öğretimin başarısı disipline bağlıdır. 1925 yılında türkiye büyük millet meclisi'ni açış konuşmasında görüşünü şöyle açıklamıştır: "hayatın her çalışma safhasında olduğu gibi özellikle öğretim hayatında disiplin, başarının esasıdır. müdürler ve öğretim kadroları disiplini sağlamaya ve öğrenci disipline uymaya mecburdurlar." eğitimde beklenenlerin gerçekleşmesinde öğretmenlere büyük görev düşmektedir.
eğitimde öğretmenin önemi ve rolü
atatürk, eğitim alanında başarıyı etkileyecek en önemli unsurun öğretmenler olduğunu görmüştür. öğretmenlik mesleğine lâyık olduğu değeri vermiştir. başöğretmen atatürk, öğretmenlere "sizin başarınız cumhuriyetin başarısı olacaktır." diyerek ülkenin geleceği için öğretmenlerin güvence kaynağı olacağını belirtmiştir.
türk mİllİ eğİtİm'İn önemİ
toplum hayatına uyum sağlama, kişilik kazanma, iyi bir insan ve iyi bir vatandaş olma ancak iyi bir eğitim sayesinde olur. toplumsal bir ihtiyacın karşılanması olan eğitim, bir devlet hizmetidir. her ülkenin eğitim sistemi, o ülkenin geleceğini ilgilendirir. bu sebeple genç kuşaklar, toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yönlendirilir ve eğitilirler.
gençlerin eğitimiyle ilgili olarak atatürk şunları söylemiştir: "yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, millî geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. dünyada milletlerarası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevî unsurlara sahip olmayan kişilere ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur."
atatürk'ün eğitim konusunda üzerinde önemle durduğu bir başka husus, insanların inançlarında ve düşüncelerinde özgür hâle gelmeleri idi. İlerleme ve yenileşme, bilimde ve teknikteki gelişmelere açık olmakla mümkündür.
büyük önder, öğretmenlere seslenirken "hiçbir zaman hatırımızdan çıkmasın ki cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister." diyerek kararlarını özgürce verebilen ve yeniliklere açık nesiller yetiştirmenin önemini dile getirmiştir.
mİllİ eğİtİm
eğitim, bir insanın kabiliyet ve davranışlarını geliştirmek, toplumun iyi değerlerini benimsetmek için yapılan işler ve uygulanan yollardır. millî eğitim, bir milletin genç nesillerini o milletin maddî ve manevi değerlerinin gösterdiği hedefler içinde, ideal insan tipi olarak, yönlendirme ve yetiştirmedir. eğitimin konusu insandır. eğitime önem veren toplumlar, huzur ve kalkınma için gereken en önemli yatırımı yapmış sayılırlar. İyi bir vatandaş, ancak iyi bir eğitim sayesinde yetiştirilebilir.
eğitimde geri kalan toplumlar, gelişme ve ilerleme sürecini yakalayamazlar. ailede başlayan eğitim, okullarda devam eder ve insan hayatının her dönemini kapsar. eğitim, bir ülkede millî birlik ve beraberliğin sağlanmasında en önemli unsurdur. ülke kalkınması, ancak eğitimde birlik sağlanması ile gerçekleştirilebilir.
her yenileşme hareketinin başarısı, eğitim alanındaki başarıya bağlıdır. kalkınmanın, akıl ve bilimin önderliğinde gerçekleşeceğine inanan atatürk, millî eğitime büyük önem vermiştir.
hiçbir devlet kurucusu atatürk kadar eğitime önem vermemiştir. atatürk bir sözünde "maarif vekili olarak, millî irfanı yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir." demiştir. başka bir konuşmasında "eğitimdir ki bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyeti içtimaiye hâlinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder." diyerek eğitime verdiği önemi dile getirmiştir.
memleket sorunlarının çözümü ancak iyi bir eğitimle mümkündür. eğitim ve öğretimdeki gelişme düzeyi bir toplumun kalkınmışlığının aynasıdır.
eğitim, çağdaş ve millî değerlere bağlı olmalıdır. millî değerlerden yoksun bir eğitim, millî birlik ve beraberliğin kurulmasını zorlaştırır. geri kalmışlık zincirini kırmak, atatürk'ün gösterdiği hedefler doğrultusunda çağdaş ve tarihini unutmayan nesiller yetiştirmekle mümkün olur.
atatürk, eğitimin yabancı fikirlerden, etkilerden uzak ve millî değerlerimize uygun olmasını istemiştir. bu konuyu "bugüne kadar izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin milletimizin tarihsel gerilemesinde en önemli etken olduğu kanısındayım. onun için ulusal bir eğitim programından söz ederken eski devrin boş inançlarından, toplumsal yapımızla hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen tüm etkilerden tamamen uzak, ulusal özelliklerimizle ve tarihimizle uyuşabilen bir kültür kastediyorum." sözleriyle belirtmiştir.
eğitimin çağdaş ve bilimsel olması gerektiği konusunda ise şunları söylemiştir: "evet, milletimizin siyasal ve toplumsal hayatında, milletimizin zihinsel eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki türk milleti, türk sanatı, ekonomisi, türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir. gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. yurdumuzu bir çember içine alıp dünya ile ilişkisiz yaşayamayız. tersine, gelişmiş ve yükselmiş bir ulus olarak uygarlık alanı üzerinde yaşayacağız. bu yaşam ancak bilimle, teknikle olur. bilim ve teknik nerede ise oradan alacağız ve her yurttaşın kafasına koyacağız. bilim ve teknik için sınır ve koşul yoktur." eğitimde kalkınma bir milletin topyekün kalkınması demektir.
atatürk, kütahya ilimize yaptığı bir gezide öğretmenlere "memleketimizi,
toplumumuzu gerçek hedefe, mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır. biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin geleceğini yoğuran irfan ordusu. bu iki ordunun ikisi de hayatîdir. bir millet savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır." diye seslenerek eğitimin bir milletin hayatındaki önemini belirtmiştir.
bir devlet, eğitim çağındaki kuşaklara, iyi ve kötüyü, kalkınmayı, millî birlik ve beraberlik ülküsünü ancak eğitimle verebilir. eğitimine önem vermeyen milletlerin kalkınmaları mümkün değildir.
genç kuşaklar, güçlü bir millî eğitimle, gerektiğinde millî menfaatler konusunda kendi çıkarlarını hiçe sayan, her türlü fedakârlığı yapmaya hazır bir ruhla yetiştirilmelidir.
mustafa okula başlama çağına gelince, geleneklere bağlı annesiyle modern düşünceli babası arasında bir çatışma olur. zübeyde hanım, küçük mustafa'nın, ilâhiyle hafız mehmet efendi'nin mahalle mektebine, ali rıza efendi ise modern öğretimde bulunan şemsi efendi'nin özel okuluna gitmesini ister. sonunda ali rıza efendi, bir çıkar yol bulur: küçük mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak hafız mehmet efendi'nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile selânik'te çağdaş eğitim yapan şemsi efendi mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. şemsi efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük mustafa'nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu.
küçük mustafa, bu okulda okurken babasını kaybetmiştir. bu sıralarda isimleri makbule ve naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. babaları öldüğü zaman küçük mustafa yedi, makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; naciye ise kırk günlüktü. bu en küçük kardeşleri genç kız iken selânik'te vefat etmiştir.
1888 yılında ali rıza efendi'nin ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük mustafa'nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük türk kadını zübeyde hanım'a düştü. bunun üzerine, zübeyde hanım, üç çocuğu ile bir süre selânik yakınlarındaki rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi hüseyin efendi'nin yanına yerleşti. çiftlik hayatı nedeniyle küçük mustafa'nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. fakat çok geçmeden selânik'e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti.
öğrenim hayatı
mustafa kemal atatürk'ün öğrenİm hayati
küçük mustafa, şemsi efendi İlkokulu'ndan sonra bir süre selânik mülkiye rüştiyesi'ne devam etti ise de kaymak hafız adlı arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve askerî rüştiyeye giden bir komşu çocuğunun giyimini ve genel olarak subayların kılığını pek beğenen küçük mustafa, askerî rüştiiyeye girmek ister; askerlikten ürken annesi ise bunu istemez, ancak mustafa bir akrabasının delaletiyle okulun kabul zamanında askerî rüştiyeye gidip imtihan verir ve okula alınır (1893). böylelikle annesine karşı bir olup-bitti yapmış ve kendisine en uygun gelecek yola girmiş bulunur. yazları, dayısı hüseyin efendi'nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. mustafa bu okulu gerçekten sevmişti. arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi.
bu okulda matematik öğretmenliği yapan yüzbaşı mustafa efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer mustafa'larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna "kemal" ismini ilâve etti. artık genç öğrenci mustafa kemal olmuştu.
mustafa kemal, selânik askerî rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yılında manastır askerî İdadisi'ne girdi. burada ömer naci ile arkadaşlık yaptı. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, mustafa kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. yakın arkadaşlarından biri olacak olan ali fethi (okyar) de bu okulda öğrenci idi. genç mustafa kemal, askerî öğreniminin yanısıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak selânik'e döndüğü zaman fransızca dersleri alıyordu.
genç mustafa kemal, manastır askerî İdadisi'ni de başarı ile bitirerek 13 mart 1899 tarihinde İstanbul'da harp okulu'na girdi. 3 senelik başarılı bir harbiye öğreniminden sonra 10 şubat 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine harp akademisi'nde devam etti. 1903 yılında üsteğmen olmuştu. 11 ocak 1905 tarihinde de kurmay yüzbaşı rütbesiyle harp akademisi'nden mezun oldu. harp okulu'nda ve harp akademisi'nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve öğretmenlerine tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. harbiye'de ve harp akademisi'nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. bununla beraber harp akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul'da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 şubat 1905 tarihinde suriye bölgesine, şam'a atandı.
sivil hayatı
askeri hayatı
son yılları
atatürk'ün son yillari ve ölümü
atatürk'ün ilk hastalık belirtisi 1937 yılında ortaya çıktı. 1938 yılı başlarında yalova'da bulunduğu sırada, ciddî olarak hastalandı. buradaki tedavi olumlu sonuç verdi. fakat tamamen iyileşmeden ankara'ya yaptığı yorucu yolculuk, hastalığının artmasına sebep oldu.
bu tarihlerde hatay sorununun gündemde olması da onu yormaktaydı. hasta olmasına rağmen, mersin ve adana'ya geziye çıktı. kızgın güneş altında askerî birliklerimizi teftiş edip tatbikat yaptıran atatürk, çok yorgun düştü. ülkü edindiğimillî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saydı. güney seyahati hastalığının artmasına sebep oldu. 26 mayıs'ta ankara'ya döndükten sonra tedavi ve istirahat için İstanbul'a gitti. doktorlar tarafından, siroz hastalığı teşhisi kondu. deniz havası iyi geldiği için, savarona yatı'nda bir süre dinlendi. bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etti. İstanbul'a gelen romanya kralı ile görüştü. bakanlar kurulu toplantısına başkanlık etti. 4 temmuz 1938'de hatay antlaşması'nın yürürlüğe girmesi atatürk'ü çok sevindirip moralini düzeltti.
temmuz sonlarına kadar savarona'da kalan atatürk'ün hastalığı ağırlaşınca dolmabahçe sarayı'na nakledildi. fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. o'nun hastalığını duyan türk halkı, sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor, bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 eylül 1938'de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını türk tarih ve türk dil kurumlarına bağışladı.
ekim ayı ortalarında durumu düzelir gibi oldu. fakat, çok arzuladığı hâlde, ankara'ya gelip cumhuriyetin on beşinci yıl dönümü törenlerine katılamadı. 29 ekim 1938'de kahraman türk ordusu'na yolladığı mesaj, başbakan celâl bayar tarafından okundu. "zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman türk ordusu!" sözü ile türk ordusu'nun önemini belirtmiştir. yine aynı mesajda "türk vatanının ve türk'lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır" diyerek türk ordusu'na olan güvenini belirtmiştir.
atatürk 1 kasım 1938'de türkiye büyük millet meclisi'nin açılış töreninde de bulunamadı. hazırladığı açılış nutkunu başbakan celâl bayar okudu. atatürk bu nutkunda ülkenin imarı, sağlık hizmetleri ve ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. bundan başka eğitim ve kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul üniversitesi'nin geliştirilmesi, ankara üniversitesi'nin tamamlanması ve van gölü civarında bir üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. türk tarih ve türk dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. ayrıca türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için beden terbiyesi kanunu'nun uygulamaya konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. atatürk, ölümüne kadar memleket meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı.
atatürk'ün hastalığı tekrar şiddetlendi. 8 kasımda sağlığıyla ilgili raporlar yayımlanmaya başlandı. bütün memleketi tekrar derin bir üzüntü kapladı. her türk'ün kalbi onun kurtulması dileğiyle çarpıyordu. ancak, kurtarılması için gösterilen çabalar sonuç vermedi ve korkulan oldu. dolmabahçe sarayı'nda 10 kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe, insan için değişmez kanun, hükmünü uyguladı. mustafa kemal atatürk aramızdan ayrıldı.
bu kara haberle, yalnız türk milleti değil, bütün dünya yasa büründü. büyük, küçük bütün devletler onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler göndererek, türkiye cumhuriyeti'nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar gönderdiler.
16 kasım günü atatürk'ün tabutu, dolmabahçe sarayı'nın büyük tören salonunda katafalka konuldu. üç gün üç gece, gözü yaşlı bir insan seli ulu önderine karşı duyduğu saygı, minnet ve bağlılığını ifade etti.
cenaze namazı 19 kasım günü prof. şerafettin yaltkaya tarafından kıldırıldı. on iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının gözyaşları arasında gülhane parkı'na götürüldü. buradan bir torpido ile yavuz zırhlısına nakledildi. büyük ada açıklarına kadar, donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği yavuz zırhlısı cenazeyiİzmit'e getirdi. burada yavuz zırhlısından alınan cenaze, özel bir trene kondu. atalarına son saygı görevlerini yapmak üzere toplanan halkın kalbinde derin bir üzüntü bırakarak ankara'ya getirilmek üzere hareket edildi. atatürk'ün vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, türkiye büyük millet meclisi başkanı, bakanlar, genelkurmay başkam, milletvekilleri ile ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından karşılanan cenaze, türkiye büyük mîllet meclisi önünde hazırlanan katafalka kondu. ankara halkı da onun cenazesi önünden saygıyla geçerek son görevini yaptı. 21 kasım 1938 pazartesi günü, sivil ve askerî yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on binlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. daha sonra atatürk'ün tabutu katafalkta alınarak. etnografya müzesinde hazırlanan geçici kabre kondu.
türk milleti daha sonra, bu büyük insana lâyık, ankara rasattepe'de bir anıtkabir yaptırdı. 10 kasım 1953'te etnografya müzesinden alınan atatürk'ün naaşı anıtkabir'e getirildi. burada yurdun her ilinden getirilmiş olan vatan topraklan ile hazırlanan ebedî istirahatgâhına yerleştirildi.
kişiliği
atatürk'ün kİşİlİğİ ve özellİklerİ
mustafa kemal atatürk, çok yönlü ve üstün kişiliği olan bir liderdir. birinci dünya savaşı sonunda imzalanan mondros ateşkes anlaşması'yla ortaya çıkan tehlikeli durumu ilk olarak görüp milletin dikkatini çeken odur. mustafa kemal, amasya genelgesi'nde, vatanın bütünlüğünün ve milletin istiklâlinin tehlikede olduğunu söyledi. erzurum kongresi'nde, millî sınırlar içinde vatanın parçalanmaz bir bütün olduğunu bütün dünyaya ilân etti. kurtuluş savaşı'nı bunun için başlattı. bu konuda hiçbir tav